|
İÇTİMÂÎ HAYATTA HAZRET-İ MEVLÂNÂ Bismillahirrahmanirrahim. Allah Teâlâ’ya sonsuz hamd ü senâ, Rasûlü Hz. Muhammed S.A.V.’e varlıkların sayısınca salât ü selâmdan sonra… Hazret-i Mevlânâ Celâleddin, zirvede yaşadığı Allah aşkı ve bunun bir yansıması olarak tezâhür eden insan sevgisi ile içinde yaşadığı siyâsî ve içtimâî çalkantılarla dolu, savaşlar yüzünden halkın huzursuz olduğu ve –o gün için- birliğin bulunmadığı XIII. yüzyıl Anadolu’sunda istikrarı, iyimserliği, mâneviyatın kuvvetlenmesini ve birliği sağlayan fevkalâde önemli bir câzibe merkezi olmuş ve kendisinin de belirttiği üzere, pergel misâli, bir ayağı merkezde sabit dururken, diğer ayağı ile yetmiş üç milleti dolaşarak, etkisi zamanları ve mekânları aşarak her zaman için insanlığı sevgi ve hoşgörü ile kucaklayan bir Allah dostudur. Mevlânâ’nın yaşadığı XIII. yüzyıl Anadolu Selçuklularının en kötü, sıkıntılı dönemi idi. Harezmlilerin bir Moğol kervanını yağma etmeleri ve Moğol elçisini öldürmeleri, Harezmlilerin bir kısmının Anadolu’ya göç etmesi ve Celalaeddin Harzemşah’ın bu ülkeden geçişi, Moğolların Anadolu’ya akınlarına hız vermişti. Sivas’a kadar gelmişlerdi. Selçukluların sonunu hazırlayan Harezmliler hakkında uygulanan yanlış siyasetin başlangıcı da bu döneme rastlar. Moğollar ve Harezmlilerle yaşanan meseleler sonucu merkezîlik tamamen yok olmuş, içte ve dışta karışıklıklar başlamıştı. Moğolların gidişinden sonra ise kardeş kavgaları oldu. Ayrıca sosyal hayat da karmaşa içindeydi, mutezilenin etkisi ve mezhep tartışmaları devam ediyordu. Fakat bunların yanı sıra siyâsî ve içtimâî kargaşa içinde bulunan bölgede fikrî hayat hareketli bir görünüm arz ediyordu, tasavvuf çok gelişmişti. İşte bütün bu şartların hüküm sürdüğü bir zaman ve mekânda Hz. Mevlânâ, eserlerinde ve halk içindeki konuşmalarında, her seviyedeki insanın anlayabileceği bir şekilde, kafalardaki fikrî karmaşayı izâle ederek inanç ve düşünce vuzûhunu sağlamaya yönelmiş, insanları hatalardan kurtarmaya çalışmıştır. Onun eserlerinde de –hayatında olduğu gibi- her sosyal sınıftan insanı görmek mümkündür; bey ve emîrlerden esnafa, zanaatkâra, hatta dilenciye kadar her sınıf ve meslekten insan, onun muhabbet ve çabasının yöneldiği hedeflerdir. Mesnevî’de her sosyal sınıftan insanın yaşayabileceği her türlü olay anlatılarak misâl getirilir. Hayatı boyunca bütün milletlerle, mezheplerle, dinlerle olan ilişkisinde barış ve hoşgörü hâkim olmuş, büyük-küçük, aşağı-yukarı bütün halk tabakasına aynı tevazu ve sevecenlik ile muamele etmiş; gönül gözleri kapalı bazı hasımlarının küstahça dil uzatmalarına karşı bile onlara mülâyim, iyi huylu, hoşgörülü davranmıştır. Bu konuda onun hayatından şöyle bir misâl verebiliriz: Konyalı Sirâceddin’in yanında biri Hz. Mevlânâ’nın “Ben yetmiş üç milletle beraberim.” dediğini anlatır, Sirâceddin de ona garazı olduğundan bir danişmendini Hz. Mevlânâ’ya göndererek, kalabalık bir ortamda iken ona bunu gerçekten söyleyip söylemediğini sormasını, ikrar ederse kendisine hakaret edip incitmesini söyler. Adam Hz. Mevlânâ’ya gelip “Siz, yetmiş üç milletle beraberim dediniz mi?” diye sorar ve “Evet, söyledim.” cevabını alması üzerine ona hakaret etmeye, terbiye sınırlarının dışında sözler söylemeye başlar. Bunun üzerine Mevlânâmız gülerek der ki: “Senin söylediklerine rağmen seninle de beraberim.” O günlerde haçlı savaşları devam ede geldiği, babası Sultanü’l ulemâ’nın şeyhi olan Necmeddin-i Kübrâ hazretleri böyle bir haçlı savaşı sırasında şehid düştüğü halde Mevlânâ, Hıristiyanlara karşı da hoşgörülü davranmıştır. Onun ilmini ve hilmini işitip merak ederek kendisini görmek için Konya’ya gelen bir rahip ona otuz defa selâm vermiş, her seferinde Hz. Mevlânâ’nın eğilerek onu selâmlaması, hatta otuz üç defa eğilmesi üzerine rahip, onun bu tevazuu karşısında hayret ve hayranlıkla bunun sırrını sormuş ve Mevlânâmız şöyle cevap vermiştir: “Ne mutlu o kimseye ki Allah onu mal ile, güzellikle, şerefle ve saltanatla rızıklandırdı; o kimse dahi o mal ile cömertlik gösterdi, güzelliği ile iffetini korudu, şerefi ile alçakgönüllü davrandı ve saltanatı ile adaleti yerine getirdi.” hadîsini buyuran bizim sultanımızdır. Allah’ın kullarına nasıl alçakgönüllülük göstermeyeyim, niçin kendi küçüklüğümü belli etmeyeyim? Eğer bunu yapmazsam neye, kime yararım?” Bu cevap üzerine rahip, yanındaki adamları ile beraber Müslüman ve Hz. Mevlânâ’ya mürîd olmuştur. Hz. Mevlânâ, her zaman halkın içinde yaşadı, onların her türlü sıkıntıları ile ilgilendi, onları korudu. Zaten hem Müslim, hem gayrımüslim halkın onu çok sevmesi, onu kendilerine çok yakın hissetmesi de, onun halka uzak, dünyaya yabancı biri olmadığının, bilâkis olup biten her şeyin farkında, halkın ve olayların ta içinde olduğunun en önemli ve güçlü delilidir. Bir gün Şeyh Sadreddin Konevî’nin evindeki bir mecliste Kemâleddin Emir-i Mahfil dedi ki: “Mevlânâ’nın etrafındakiler halktan, esnaf ve işçi tâifesinden adamlar, fazilet ve ilim erbâbı insanlar yok.” Bu sözleri duyan Mevlânâ dedi ki: “Elbette, öyle olmasalardı onların bana değil, benim onlara mürîd olmam gerekirdi.” Bir başka rivâyete göre şunu da eklemişti: “Mansûr’umuz hallac değil miydi, Ebû Bekr-i Buhârî bez dokumaz mıydı, bir başka kâmil zât camcı değil miydi; sanatlarının irfânlarına ne zararı dokundu?” Mevlânâ, en tehlikeli zamanlarda bile halktan asla ayrılmamıştır. Moğol kumandanı Baycu’nun Konya Ovasına gelmesi üzerine hükûmetten ümidini kesen halk, büyük bir korkuyla Mevlânâ’ya başvurmuştu. Mevlânâ o gece evini, ailesini bırakıp Baycu’nun otağının tam üstündeki tepede sabahlamış, gezinmiş, yalnız gittiği o tepeden sabah olunca yine yalnız olarak inmiş, Konya’ya gelerek halka hiçbir şey olmayacağını, hiç korkmamalarını söylemişti. Sonradan birisi “Çok yiğitmişsiniz!” deyince Mevlânâ, her alanda olduğu gibi, bu konuda da Hz. Muhammed’e bağlılığını vurgulayan şu cevabı vermiştir: “Padişahımız Hz. Muhammed SAV, ben insanların en yiğidiyim, buyurmadı mı?” Ve “Ben bu dokuz katlı kubbeyi, bu sihirbaz ressamı bilmiyorum, bilmiyorum.” matlalı gazeli söylemiştir; bu şiirin bir bölümünde şöyle der: “O Kaanlar kaanından elime bir yarlığ geldi de bu yüzden Baycu’yu da bilmiyorum, Batu’yu da; benim ne Rum (Türk) çehreli dilberlerim var, ne gizli Türklerim; artık Hulâgâ’yu bile bilmesem ne ayıbı var?” böylece halkı yüreklendirmiş, mâneviyatlarını yükseltmiştir. Mevlânâ, ya Moğol akınının işgal sonrasında toplum içinde sindirileceğini ya da geri çekileceğini biliyor, fakat onun önüne geçilemeyeceğini, her iki sûretle de bu bozulmamış unsurun Anadolu’ya ve Şark âlemine yeni bir şey getireceğini, yıpranmış eskinin, bu yeni ve zinde unsurla kaynaşıp yenileneceğini, yapılan zulmün ilk taşkınlıktan ileri geldiğini ve zamanla sükûn bulacağını anlıyordu. Hatta o ahlâk bozukluğu ve zulümle yoğrulmuş saltanatların ve o saltanata dayanan bozuk üst sınıfın çöküp yıkılmasını bekliyordu. Konya surlarına yaklaşan Moğol ordusu karşısında surların dışına çıkmış, Moğol kumandanı onun kim olduğunu öğrenince okçularına ona ok atmalarını emretmiş, fakat yoğun bir şekilde atılan oklar ona değmeden düşmüş, Moğol kumandanı bu manzara karşısında korkuya kapılarak, sadece surların bir duvarını hafifçe yıktırarak geri çekilmişti. Hz. Mevlânâ, sadece halkın değil, emîrlerin, beylerin de büyük sevgisini, saygısını kazanmıştı. Emîrler onun meclisinde bulunmak, onun nasihatlerini almak için can atıyorlardı. Hz. Mevlânâ’nın onlara yaklaşımı ise her zaman cesur, onları halka karşı yumuşak ve âdil davranmaya teşvik eder mahiyette olmuştur, her zaman dünya saltanatının aslında büyük bir imtihandan ibaret olduğu ve halka karşı muamelelerinde Allah’tan korkmaları hususunda onlara ders vermiştir. Fîhi mâ fih şu hadisle başlar: “Bilginlerin kötüleri, beyleri ziyâret edenler; beylerin iyileri , bilginleri ziyârete gelenlerdir. Yoksulun kapısındaki bey, ne güzel beydir; beyin kapısına başvuran yoksul, ne kötü yoksuldur.” Şu iki anekdot ise emîrlerin baskıcı, adaletsiz, yanlış idare ve faaliyetlerine karşı Mevlânâ’nın gösterdiği cesur, âdil, haksever tavrı ispat etmektedir: Bir gün Sultan İzzeddin emîrlerle birlikte kendisini ziyârete geldiğinde kapıyı açtırmamış; başka bir gün ise huzuruna aldığı sultana hiç iltifatta bulunmamıştır. Sultan, o zamanın âdeti vechile kendisinden nasihat isteyince Mevlânâ şöyle demiştir: “Ne diyeyim sana! Çoban ol demişler, kurt oluyorsun. Bekçilik et demişler, hırsızlığa kalkışıyorsun. Rahmân seni padişah yapmış, sen tutuyor, şeytana uyuyorsun.” Bu sözler padişaha çok dokundu, ağlaya ağlaya Mevlânâ’nın huzurundan çıkıp gitti. Bir seferinde Sultan Rükneddin’in gönderdiği beş kese altını hendeğe attırmıştı. Bir gün de kendisinden nasihat isteyen Pervane’ye “Kur’an’ı ezberlediğini duydum.” demişti, Pervane “Evet.”deyince “Şeyh Sadreddin’den de Câmi el Usul okuyormuşsun.” demiş, yine Pervane’nin tasdiki üzerine “Allah’ın, Peygamberin sözünü dinlemedikten ve halka zulmettikten sonra ben sana ne diyeyim, benim sözümü mü dinleyeceksin?” cevabı ile ona bir ders vermişti. Bu misallerle de onun mükemmel bir toplum adamı olduğunu görüyoruz. Bir mürşîd olarak Mevlânâ, ferdî tekâmülün, ruhun tezkiyesinin ve benliğin ruhânî aydınlanmasının üzerinde durmuştur, bu da zaten içtimâî inşâ faaliyetinin ilk derecede ve olmazsa olmaz şartıdır. Toplum fertlerden oluşur ve fertlerin tek tek iyileştirilmesi, eğitilmesi, aydın bir zihne ve kalbe, halifetullah olma bilincine sahip kılınması, toplumun yeniden inşasının da ilk şartıdır. Muhteşem ve mükemmel bir eğitici ders kitabı olan Mesnevî’de Mevlânâmız, bir kabı doldurmak için önce boşaltmak lâzımdır, der; nefs tezkiyesinin ehemmiyeti açıktır; insanlar önce Allah’ın halifesi olmaya engel teşkil eden ve eşref-i mahlûkata lâyık olmayan arındırılmalıdır ki daha sonra yüksek hasletlerle doldurulabilsin. Burada asıl olan, her insanın kendi potansiyel imkânlarını kullanarak kendi kabını doldurması, kendi kabiliyeti ölçüsünde olabileceğinin en iyisi olarak Allah’ın halifesi sıfatını lâyıkı ile taşımasıdır. Konu bu şekilde belirlenince Hz. Mevlânâ’nın hizmeti ve tesiri daha iyi anlaşılabilir. Hz. Mevlânâ, çok güçlü bir câzibe odağı ve mükemmel bir örnek olmuş, pek çok kişinin hidâyete erişmesine vesile olmuştur. O öylesine güçlü bir aşk adamı, öylesine güçlü bir imana sahip bir Müslüman’dı ki ve sözleri öylesine büyük bir tesir gücüne sahipti ki, onun Hakk’a yürümesinden sonra bile insanlar ona koştular, onun Hakk yoluna davetine gönülden icâbet ettiler. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Üstâd, Türkler Viyana kapılarına kadar nasıl gittiler?” sualine Yahya Kemal Beyatlı’nın verdiği cevap çok mühim ve mânidardır: “Pilav yiyerek ve Mesnevî okuyarak!” Tarihte kurulmuş İslâm medeniyetinde en önemli yapı taşlarından biri olmuştur Hz. Mevlânâ. Bugün dahi her milletten, her kültürden pek çok insan, onun rehberliğinde aşkla Hakk yoluna koşmaktadır. KAYNAKLAR: Mevlânâ Celâleddin – Abdülbaki Gölpınarlı Mevlânâ Celâleddin – Füruzanfer Mevlânâ’da İnanç Sistemi – Kamil Yaylalı
HATİCE ÖZÇELEBİ
|